Kötü Görünme Felaketi
Kurumsal kariyerimi düşündüğümde aklıma ilk gelen şeylerden biri, insanların kötü görünmekten ne kadar kaçındığıdır. Bir ekibin iş yapma enerjisini, çıktısını ve tatminini belirleyen en önemli unsurlardan biri bu olabilir. Bunu strateji, kaynak ve yetenek belirlemez fakat insanların hata yaptıklarında ne hissettikleri belirler.
Biraz geri gidelim.
Kongre hazırlığı
Kariyerimde çalıştığım global firmalardan birinde, Avrupa pazarı için en önemli kongremize hazırlanıyorduk. Ben ürün tarafındaydım. Pazarlama ekibi, teknik ekip ve standı kuracak ekip aylardır birlikte çalışıyorduk.
Toplantılarda görüşlerimi belirtiyordum. Ürünü ben biliyordum, müşterinin standa geldiğinde ilk neye bakacağını ben biliyordum. Ancak çoğu zaman benim görüşlerim “estetik” beklentiyi karşılamıyordu ve arada kaynıyordu. Bir sonraki sürümde o madde sessizce düşüyordu, kimse de bunu bana söylemiyordu.
Israr etmek pek karakterimde yok. Kariyerim boyunca diğer insanlar üzülmesin, bozulmasın diye fazladan bir çaba içindeydim. Bir fikri iki kez savunup üçüncüde geri çekilmek benim için en kolay yoldu. O yolu çok kullandım.
Bu resmi bir canlandıralım gözümüzde. Altı kişilik bir toplantı odasında oturuyoruz, duvarda stand tasarımının son hâli duruyor ve herkes kendi bölümünün görünürlüğünü korumaya çalışıyor. Ortada ise kimsenin sahiplenmediği bir soru bekliyor. Bu stant müşteriye ne anlatacak?
Hatanın adresi
Büyük ve çok katmanlı firmalarda, birden fazla bölümün birlikte çalıştığı bu tür projelerde en önemli konu hatanın bizim bölüme ait olmamasıdır.
Küçük çaplı bir aksaklık yaşandığında gözler önce hata yapanı arar. Hata bulunduğunda rahatlama olmaz, panik başlar. Herkes bir üst seviyenin bunu göreceğinden korkar ve hızla “durumun o kadar da kötü olmadığı” üzerine bir söylem geliştirilir. O söylem önce bir e-postaya girer, sonra bir sunuma taşınır, sonunda bir çeyrek raporunda yerini alır.
İki üst seviyedeki yönetici, eğer akıllı ise, bu olayın gerçek sonuçlarını derin bir veri havuzundan çıkarmaya çalışır. Çoğu kez de başarılı olamaz. Çünkü o havuza ulaşan veri, aradaki her katmanda bir kez daha yumuşatılmıştır.
Burada asıl kayıp hatanın kendisi değildir. Hatalar olur, düzeltilir ve maliyeti hesaplanır. Asıl kayıp, o hatanın etrafında kurulan anlatıya harcanan enerjidir. Üç kişi bir hafta boyunca işin nasıl düzeltileceğini değil, bunun nasıl anlatılacağını düşünür.
Buradan bir şey çıkmaz
İşte bu noktada, o firmada yıllarca çalışmış olsanız bile, derindeki “hata bende değil” kültürünün herkesin üzerine yapıştığını fark edersiniz. Ardından üzerinize bir duygu gelir ve o duygu size buradan bir şey çıkmayacağını söyler.
Bu duyguyu ben pek çok kez yaşadım. Tehlikeli tarafı, sesli bir isyan olmaması ve sessiz bir geri çekilme biçiminde ilerlemesidir. Toplantıya hazırlanmayı bırakırsınız. Fikrinizi bir kez söylersiniz, geçmezse üstünde durmazsınız. İşinizi yaparsınız, iyi de yaparsınız, ancak artık o işin iki yıl sonraki hâliyle ilgilenmezsiniz.
Dışarıdan bakan kimse bir sorun görmez. İçeride ise bir şey çoktan bitmiştir.
Birey olarak ne yapabiliriz
Peki buna karşı birey olarak ne yapabiliriz? Ben kendi kariyerimde üç yolu da denedim.
Durumu kabullenebilirsiniz. Bunu olumlu anlamda söylüyorum, çünkü istediğiniz kültüre gitmek için çaba göstermekten vazgeçmek bir yenilgi değildir. Bu bir enerji kararıdır. Değiştiremeyeceğiniz bir şeye her gün çarpmayı bırakırsınız. Bedeli ise kabullendiğiniz şeyin bir süre sonra size normal gelmeye başlamasıdır.
İfşa yoluna gidebilirsiniz. Yapılan hata üzerinden dikkatli biçimde ifadelerde bulunursunuz. Kişiyi değil, davranışı veya sistemi adreslersiniz. Kitaplarda yazan doğru yol budur. Gerçek hayatta ise çoğu kez alıngan kişiler yüzünden çalışmaz. Siz süreçten bahsedersiniz, karşınızdaki kendi adını duyar. O andan sonra konuştuğunuz şey artık süreç olmaktan çıkar.
Kendi yolunuzu bulabilirsiniz. B planını güçlendirmek ve olup bitenden etkilenme oranınızı azaltmak buna dahildir. Dışarıda bir şeyler kurarsınız, içeride ise mesafenizi korursunuz. Bu seçeneğin bir problemi var. Bir süre sonra kendi iç değerlerimizden uzaklaşmaya başlıyoruz ve sahte bir hayat yaşıyormuş gibi hissedebiliyoruz.
Dördüncü yol
İş dünyası zorlu bir ortam, evimizdeki ve okulumuzdaki kural setinden çok daha farklı bir kural seti geçerli… Muhalefet ederek yükselmek ve sorumluluk almak mümkün değil. Sürekli sorun gösteren kişi bir süre sonra sorunun kendisi olarak anılmaya başlıyor.
Ancak şunu da gördüm. Bir aksaklık yaşandığında tüm olayın sorumluluğunu alıp düzeltecek bir davranış gösterirseniz, terfi için iki üst seviyedeki müdürünüzün dikkatini çekebilirsiniz. Bir hata olduğunda kaçışan müdürler dikkat çekmezler. Odada kalan kişi dikkat çeker.
Bunu bir taktik olarak söylemiyorum. Sorumluluğu almak öncelikle işi düzelttiği için değerlidir. Görünürlük ise onun yan ürünüdür.
Yönetici iseniz
Buraya kadar yazdıklarım bireyin elindekilerdi. Bir ekip yönetiyorsanız elinizde çok daha fazlası var ve sorumluluğunuz da o ölçüde büyüktür.
Ekibinizdeki insanların hata yaptıklarında ne hissettiğini belirleyen kişi sizsiniz. Bu, şirketin değerler sayfasında yazanla ilgili değildir. Bir aksaklık masanıza geldiğinde kurduğunuz ilk cümleyle ilgilidir.
İlk cümleniz “bunu kim yaptı” ise, ekibiniz bunu bir kez duyar ve yıllarca hatırlar. İlk cümleniz “ne oldu, şimdi ne yapıyoruz” ise, bilginin size ulaşma hızı değişir. İkincisini seçen yöneticiler sorunları erken öğrenirler ve bu nedenle küçükken çözerler.
İkinci bir nokta daha var. Kendi hatanızı ekibinizin önünde kaç kez söylediniz? Ekip, yöneticisinin hata kabul ettiğini görmediği sürece kendi hatasını saklamayı öğrenir. Bu öğrenme çok hızlı gerçekleşir ve bir daha bozulmaz.
Yukarıya giden bilgiyi doğru tutmak ise üçüncü iştir. Katmanların arasında bilgi yumuşuyorsa, o yumuşamanın bir yerinde siz de varsınızdır. “Durum o kadar da kötü değil” cümlesini bir kez kurduğunuzda, ekibiniz hangi oyunu oynadığınızı anlar ve aynı oyunu size karşı oynamaya başlar.
Veya
Tüm bunları denediniz ve bir şey değişmiyorsa, orayı kendi karmaşasında bırakıp yeni kariyerinizi veya yeni ortamınızı yaratmaya çalışırsınız. Bu da onurlu bir karardır.
Yalnızca gitmeden önce kendinize bir soru sorun. O kültürün hangi parçasını siz taşıyordunuz? Çünkü taşıdığınız parça, gittiğiniz yere de sizinle birlikte gelir.
Kolay gelsin.


