Sakinlik Tuzağı

Gemini_Generated_Image_d1bqs3d1bqs3d1bq
Pozitif Zeka

Sakinlik Tuzağı

Neil Armstrong Ay’a inerken kalp atış hızı dakikada 75 ölçülmüş. Çoğu yetişkinin dinlenme halindeki kalp atışı 60-100 arasında olduğunu biliyoruz yani Armstrong, insanlık tarihinin en kritik anlarından birinde neredeyse dinleniyormuş gibi sakin kalabilmiş, ilginç değil mi?

Buzz Aldrin ise aynı görevde Armstrong’un yanındaydı. Ay’dan döndükten sonra zor zamanlar yaşamış, depresyon, psikiyatri kliniği, boşanma, alkolizm… Yıllar süren bir mücadele.

İkisi de aynı görevi yaptı. Biri sakin kaldı, diğeri yıllarca bunun bedelini ödedi. Peki hangisi “doğru” tepki?

Cevap düşündüğünüz kadar basit değil.

Sakinlik Her Zaman Avantaj mı?

Sébastien Page, “The Psychology of Leadership” kitabında kişiliğin “endişeye yatkınlık” boyutunu incelerken ilginç bir paradoks ortaya koyuyor: Hiç endişelenmemek her zaman avantaj olmayabilir.

Page’in arkadaşı Troy’u örnek veriyor. Troy hayatı boyunca Newport Beach’te yaşamış bir sörfçü, başarılı bir avukat ve girişimci. Kimse onu stresli görmemiş. Hiç. Arkadaşları ona “Teflon Troy” diyor çünkü hiçbir şey ona yapışmıyor. Geç kalsa umursamıyor, hakaret etseniz gülüp geçiyor.

Kulağa harika geliyor, değil mi? Ama Page bir şey daha ekliyor: “Bazen bu bir sorun oldu örneğin zamanında gelip gelmeyeceğini asla bilemiyoruz.”

Aşırı sakinlik de kendi içinde bir bedel taşıyor. Hiç endişelenmemek bazen şu anlama geliyor: Sorumluluk duygusu düşük, sonuçlara karşı ilgisiz, tehlikelere duyarsız olmak.

Endişenin Gizli Gücü

Page kitapta şaşırtıcı bir iddia ortaya koyuyor: Biraz endişe aslında gerekli. Hiç endişelenmemek iyi bir şey değil.

Neden?

Birincisi, endişe yaratıcılığı besliyor. Araştırmalar endişeli insanların çok aktif bir hayal gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Olası senaryoları önceden görüyorlar. Bu “öngörü kapasitesi” aynı zamanda yaratıcı fikirlerin kaynağı olabiliyor.

İkincisi, endişe motivasyon kaynağı. Spor psikoloğu Dr. Zimet yıllarca profesyonel sporcularla çalışmış. Gözlemi şu: Çoğu elit sporcu endişeye yatkınlık ölçeğinde yüksek puan alıyor. Saatlerce antrenman yapmalarının tek nedeni sporu sevmeleri veya kazanmak istemeleri değil. Kaybetmekten korkuyorlar.

Aynı şey başarılı öğrenciler için de geçerli. Sınav öncesi saatlerce çalışanların çoğu başarısızlık korkusuyla motive oluyor.

Üçüncüsü, endişe sizi uyanık tutuyor. Evrimsel açıdan bakarsanız endişe aslında bir hayatta kalma aracı ve tehditleri tespit etmenizi ve tedbir almanızı sağlıyor. Cerrahınızın veya mali danışmanınızın gerçek riskler karşısında hiç endişelenmemesini ister misiniz?

Armstrong’un kalp atışı bile iniş anında 150’ye çıktı. Eğer çıkmasaydı, belki iniş farklı sonuçlanırdı.

Sorun Endişe Değil, Endişede Kalmak

Pozitif Zeka metodolojisi bu konuda çok net bir ayrım yapıyor: Endişe ilk anda bir “uyarı sinyali” ve “olumlu tetikleyici” olarak faydalı. Sorun endişeli halde kalmak.

Shirzad Chamine’in ifadesiyle: “Olumsuz duygular sadece bir saniyelik alarm sinyali olarak yardımcı olabilirler. Olumsuz duyguda kalmak olayları net görmemizi engeller ve empati, merak, yaratıcılık ile cevap verme kapasitemizi azaltır.”

Endişe bir kibrit gibi, kibrit çakıp ateşi yakarsanız işinizi görür ancak kibriti elinizde tutmaya devam ederseniz elinizi yakarsınız.

Pozitif Zeka’da “Aşırı Tetikte” adında bir sabotajcı var. Bu sabotajcının yalanları şunlar:

  • “Kendini ve etrafındakileri korumak için sürekli tetikte olmalısın.”
  • “Gelen tehlikeleri ben görüp söylemesem bunu kim yapacak?”
  • “Felaket başımıza geldiğinde bana teşekkür edecekler.”

Bu sabotajcı aslında güçlü bir tarafı (tetikte olmak, risklere karşı uyanık olmak) aşırıya taşıyor ve orada tutuyor. Bunun sonucunda örneğin liderler sürekli stres yaşıyorlar, bunu gerginlik olarak etraflarına yansıtıyorlar, hep en kötü senaryoyu düşünüp yaratıcılık enerjisini baltalayabiliyorlar.

İki Uçta İki Farklı Bedel

Şimdi tabloyu netleştirelim:

Aşırı sakin olduğunuzda…

  • Sorumluluk duygusu düşüyor
  • Sonuçlara ilgi azalıyor
  • Gerçek tehlikeler gözden kaçıyor
  • Ekip “umursamıyor” diye düşünebiliyor

Sürekli endişeli olduğunuzda…

  • Performans düşüyor
  • Olumsuz stres artıyor
  • İlişkiler bozuluyor
  • Yaratıcılık köreliyor

İdeal nokta ortada bir yerde, endişenin “uyarıcı” etkisini kullanmak, olaylara gerçekçi bakabilmek ve durumu olmayan bir felaket gibi algılamamayı öğrenmekten geçiyor.

Üç Pratik Adım

1. Endişeyi Uyarı Olarak Kullanın, Adres Olarak Değil

Bir şey sizi endişelendirdiğinde kendinize sorun: “Bu uyarı bana ne söylüyor?” Mesajı aldıktan sonra harekete geçin. Endişenin içinde yaşamamaya çalışın.

Kibrit çakın, ateşi yakın, kibriti bırakın.

2. “Bir Saniyelik Alarm” Kuralını Uygulayın

Endişe hissettiğinizde kendinize bir saniye verin. Bu bir saniyede endişenin mesajını alın. Sonra şu soruyu sorun: “Şimdi ne yapabilirim?”

Eğer yapabileceğiniz bir şey varsa yapın. Yoksa endişeyi bırakın. Çünkü yapamayacağınız şey hakkında endişelenmek sadece enerji tüketir.

3. Ekibinizdeki Dengeyi Gözlemleyin

Ekibinizde herkes çok sakinse önemli riskleri kaçırıyor olabilirsiniz. Herkes sürekli endişeliyse birbirinizi olumsuz spirale sürüklüyor olabilirsiniz.

Page’in önerisi: Farklı kişilik özelliklerine sahip ekipler kurun. Tüm sakin insanları aynı projeye koymayın, gecikmeler yaşayabilirsiniz. Tüm kaygılı insanları da bir araya getirmeyin, birbirlerini kışkırtıp kolektif paniğe girebilirler.

Sonuç

Endişe düşmanınız değil, doğru kullanıldığında sizi uyaran, harekete geçiren, tehlikeleri görmenizi sağlayan bir sinyaldir.

Mesele endişeyi yok etmek değil, onunla doğru ilişki kurmaktır.

Endişe kapıyı çaldığında açın, mesajını dinleyin, sonra yoluna devam edin. Onu eve alıp misafir etmenize gerek yok.

Fikrinizi buradan belirtin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir